• bugün (51)
/ 2  
  1. duygusal dünyayı bir mayın tarlasında yalın ayak yürümeye çeviren, insanın iç huzurunu partnerinin çevrimiçi olup olmadığına endeksleyen o lanet olası bağlanma biçimi.

    bu stile sahipseniz, sevgi sizin için "huzur" değil, sürekli bir "tetikte olma" halidir. şöyle bir deneyimdir bu, yaşayan bilir:

    mesajın geç gelmesi: karşı tarafın işi olabilir, uyumuş olabilir, telefonu bozulmuş olabilir... hayır. sizin zihninizde o kişi ya sizden sıkılmıştır, ya sizi artık sevmiyordur ya da kesin daha iyisini bulmuştur. o mavi tik ile cevap arasındaki 15 dakika, sizin için 15 yıl gibi geçer.

    sürekli onay ihtiyacı: "beni seviyor musun?" sorusunu günde on kere sormak istersiniz ama "muhtaç" görünmemek için kendinizi yersiniz. yine de o onayı alana kadar içinizdeki o boşluk kapanmaz.

    duygusal dedektiflik: partnerinizin ses tonundaki en ufak bir soğukluktan, attığı mesajın sonuna nokta koymasından ya da sosyal medyadaki bir beğenisinden devasa bir "terk edilme senaryosu" yazarsınız. christie romanı yazar gibi ipucu toplarsınız ama bulduğunuz tek şey kendi mutsuzluğunuz olur.

    kendini feda etme: aman o gitmesin, aman aramız bozulmasın diye kendi sınırlarınızı paspas edersiniz. karşı tarafın bir gülüşü için kendinizden vazgeçer, sonra da "ben neden bu kadar vericiyim?" diye kendinize kızarsınız.

    en kötüsü de nedir biliyor musunuz? bu kaygı sizi o kadar yorar ki, aslında sizi çok seven ve güven veren "güvenli" insanları sıkıcı bulmaya başlarsınız. nerede sizi görmezden gelen, kaçan, duygusal olarak ulaşılmaz olan biri var; sisteminiz onu "tutku" sanıp ona koşar. çünkü o kaos, bildiğiniz tek dildir.

    çözümü var mı? var. ama önce o elindeki telefonu bir kenara bırakman, "değerim bir başkasının bana nasıl davrandığına bağlı değil" cümlesini ezberlemen ve gerekirse profesyonel destekle o çocukluktaki "duyulmayan sesini" şifalandırman gerekiyor. yoksa hayat, birinin çevrimiçi olmasını beklerken çürüyüp gittiğin bir bekleme salonuna dönüşüyor.